Yelkenler biçilecek,
yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektirilen,
kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek..
Yürü,
hala ne diye oyunda oynaştasın?
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!..
Sen de geçebilirsin yardan,
anadan,
serden....
Senin de destanını okuyalım ezberden...
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...
Elde sensin,
dilde sen,
gönüldesin baştasın...
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!..
Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...
Göster:
Kabaran sular nasıl yıkar bendini?
Küçük görme,
hor görme,
delikanlım kendini..
Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!..
Bu kitaplar Fatih'tir,
Selim'dir,
Süleyman'dır..
Şu mihrap Sinanüddin,
şu minare Sinan'dır..
Haydi artık uyuyan destanını uyandır!..
Bilmem,
neden gündelik işlerle telaştasın
Kızım,
sen de Fatihler doğuracak yaştasın!..
Delikanlım,
işaret aldığın gün atandan,
Yürüyeceksin...
Millet yürüyecek arkandan!.
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan'dan....
Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!..
Bırak,
bozuk saatler yalan yanlış işlesin!.
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!.
Yürü aslanım,
fetih hazırlığı başlasın...
Yürü,
hala ne diye kendinle savaştasın?
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!..
***
ÇANAKKALE VE ENDÜLÜSLEŞTİRME GAYRETİ!.
100’üncü yıldönümünde Çanakkale’yi yeniden
konuşurken,
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Endülüsleştirme tehlikesi”ne dikkat
çekmesini,
“gerçek
bir tehdit karşısında uyarı” olarak mı görmeli,
yoksa kategorik “Batı fobisi” ile ve “medeniyetler çatışması” ile mi
izah etmeli?
Mehmet
Doğan’ın bir kitabı var:
“Türk-Endulusiye” adını
taşıyor..
“Türk
Endülüsleşmesi” demek..
Mehmet
Doğan da orada Türkler olarak
Endülüs’ün akıbetine uğrama tehlikesine dikkat çekiyor..
***
Endülüs’ün akıbeti denen şey,
malumunuz,
700 yıl orada bir İslam medeniyeti olarak
ayakta kalmışken,
Hıristiyan dünyasının kök kazıma
ameliyesine maruz kalmak anlamına geliyor..
Endülüsleşmek,
asırlar geçmesine rağmen İslam’ın
Hıristiyan Batı’dan alınmış bir coğrafyada kalıcı olarak görülmemesi,
hesaplaşma duygusunun Hıristiyan Batı’nın
gündeminden çıkmaması ve yeterli güç bulunduğunda ya da oraya yerleşmiş olan
Müslümanların zaaf geçirdiği bir ortamda üzerlerine çullanılması ve en küçük
bir insani ölçüye dikkat edilmeksizin bize kadar kırılması demek aynı zamanda..
***
İSTANBUL MU KONSTANTİNOPOLİS Mİ?
Müslüman Türkler geldi ve
Konstantinopolis’i İstanbul yaptı..
İslamlaştırdı..
Bu şehirde yaşayan Hıristiyanlara en geniş
özgürlük imkanı tanıdı,
ama şehir sembolik anlamda artık
Müslümanlarındı..
Soru şu:
İstanbul’un Müslümanların eline geçmiş
olması Hıristiyan dünyasının içine sindi mi ve sonunda kabul gördü mü?
“Artık
bu şehir Müslüman şehridir,
bunu
kabul etmek lazım” dendi mi?
Yoksa bir hesaplaşma duygusu,
bir yerlerde saklı durdu mu?
“Bir
gün” diye gelecek hesapları yapıldı mı?
Türklerin ayak süreceği,
yere kapaklanacağı zaman gözlendi mi?
Sembolik anlamda Ayasofya’nın kubbesine yeniden haç takılacağı arzuları
seslendirildi mi?.
Ve bunu bizim bilmemiz,
bizim de içimizde,
“İstanbul’un
İslam’a kazandırılması Batı için bir yürek ukdesidir ve bunun rövanşını almak
isteyebilirler..
Uyanık
olmamız lazım”
gibi bir duyarlılık taşımamızı gerektirir
mi?
Aslında 100 yıl evvel yaşadıklarımız böyle
bir tehlikenin kıyısından döndüğümüzü bize hatırlatıyor..
“Çanakkale
nedir ki?” sorusu pek ala sorulabilir..
İstanbul’un Fethi’nden sonra Batı’nın
gündeminde hep “Şark Meselesi” diye
bir kurgunun bulunduğu bilinir..
Batılılaşma seyrimizde bunu “paranoya” gibi değerlendirenler
olmuştur..
Bugün de belki
“Nereden
çıktı bu Endülüsleşme?” sorusunu soranlar çıkacaktır..
Hani keşke,
diyorsunuz,
Batı’da artık böyle bir heves olmasa...
Ama ilginçtir,
Batı dünyasında birçok odak “Türkiye’nin Müslümanlığı”nı Batı ile
farklar çerçevesinde görmeye devam ediyor..
Bu nüfus büyüklüğünde bir Müslüman toplumun
Batı’nın içine girmesini sakıncalı olarak görüp,
AB önünde sedler oluşturan önemli Batı
ülkeleri var..
Nasıl okumalı bu yaklaşımı?!.
Biz,
Cumhuriyet döneminde
“Batılı
olma”yı stratejik hedef olarak gördük, ama bakalım
Batı da bizi öyle görmeye yanaştı mı?!.
Kanaatimce, Cumhurbaşkanı’nın “Endülüsleştirme riski”ne dikkat
çekmesinin,
Batı ile düşmanlaşma olarak okunması
gerekmiyor..
Cumhurbaşkanı bu sözleri,
savunma alanında kendimize yeter hale
gelmemizi amaçlayan yatırımlardan söz ederken söylüyor..
Yani
“kem
nazarlara kötü hesaplara hedef olmamak için güçlenmemiz lazım” diyor
özetle..
Bu bir bakıma
“Hazır
ol cenge ister isen sulhü salah”
sözünün bir başka ifadesi..
***
Bölgede bir yığın karmaşa yaşanıyor..
Daha önce yazdım,
ben bu yaşananları
“Türkiye’nin
Türkiye olma,
İslam
dünyasının İslam dünyası olma mücadelesi” olarak niteliyorum..
Birinci Dünya Savaşı sonrasının yaraları
hala sarılmadı..
Bunun sancısını en çok bölgemiz çekiyor..
Türkiye de belki Birinci Savaş sonrası bağımsızlığını kaybetmeyen üç İslam
ülkesinden birisi olarak bu sancıyı yaşayanlar arasında.. Coğrafyamız,
sisteminden yönetim kadrolarına,
sınır ilişkilerine,
dış politika tercihlerine kadar her alanda,
galiplerce kurgulanmış bir “anormallik” içinde..
Bu yapının dönüşmesi ve normalleşmesi lazım..
İşte onun sancılarını yaşıyoruz ve alt alta
üst üste boğuşmalara tanık olunuyor..
Bir anlamda Cumhurbaşkanı,
bu coğrafyada yeni Endülüsler görmek
isteyenlere
“Aklınızdan
bile geçirmeyin” diyor,
bölgede yaşananların nereye doğru
evrildiğini görmeyip Mehmet Akif’in Kurt ile Eşek hikayesinde olduğu
gibi gaflet içinde otlamayı sürdürenleri ise uyarıyor..
Çanakkale,
Endülüsleştirmeye karşı milletimizin
yediden yetmişe can pazarına soyunduğu bir büyük kutlu mücadelenin adıdır..
Çanakkale
“Bu
topraklar ebediyyen İslamındır”ın haykırışıdır..
***
PEKİ FETHETMESE MİYDİK?!..
İnsan,
Ayasofya’nın açılmasına karşı bir kısım
çevrelerdeki dirence bakınca,
“Acaba
bunlar İstanbul’un fethedilmesine de karşı mıdırlar?”
sorusunu sormadan edemiyor..
Öyle ya,
Ayasofya’nın cami oluşu sorun ise Bizans’ın
yıkılması,
İstanbul’un fethedilmiş olması çok daha
derin bir sorundur..
Çünkü Ayasofya’nın cami oluşu da,
İstanbul’un fethedilmesinin sonucudur..
Burada önemli soru şudur:
Acaba Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılıp
müze haline getirilmesi,
Hıristiyan Batı dünyasına yönelik bir jest
midir?!.
AYASOFYA MUTLAKA AÇILMALIDIR!..
Yani bir anlamda,
“Tamam İstanbul’u aldık,
ama bakın aradan şu kadar zaman geçtikten
sonra Ayasofya gibi bir sembolü cami olmaktan çıkarıyor ve sizin yürek
sancınızı bir ölçüde hafifletmeyi amaçlıyoruz”
gibi bir mesaj mıdır?
Acaba
“Biz artık bir kiliseyi cami haline
getirmek gibi sembolleştirmeleri önemsemiyoruz” yollu bir tavır mıdır?.
Şayet Ayasofya’nın müzeleştirilmesinde
Batı’ya yönelik böyle bir mesaj varsa,
içeriye,
kendi toplumunuza,
“İstanbul’un
Fethi”ni Türk milletinin tarihi yürüyüş seyri
içinde çağ değiştiren bir sıçrama olarak gören insanlara,
belki aynı tarihi anlamı yüreğinde
barındıran İslam dünyasına da bir mesajdır..
Peki o nasıl bir mesajdır?
Bu kararla,
yüreğinizde bir Ayasofya sancısı oluşacağı
muhakkak..
Biz de rahat değiliz..
Ama,
Batı ile ilişkileri normalleştirme adına bu
sancıya tahammül edin,
mesajı mesela..
Ya da,
Biz artık Batılılaşıyoruz,
Ayasofya gibi Batı dünyası ile
ilişkilerimizi problemli hale getiren ukdeleri ortadan kaldırmak gerekir..
Osmanlı da geride kaldı,
hilafet gibi müesseseler de..
Herkes bunu içine sindirsin”
mesajı...
Bu iki mesaj arasında bile bir fark olduğu
görülüyor..
Birincisinde bir savunma duygusu hakim
iken, ikincisi cür’etkar bir tavrı sergiliyor..
Bu ikinci tavrın içinde Ayasofya’nın Batılılaşma
adına “pey akçesi” gibi
sunulma nobranlığı var..
Bugün,
“Ayasofya’nın
açılması” taleplerine karşı Batı’nın
silahşörlüğüne soyunanlar,
aslında zamirlerinde
“İstanbul’u
fethettik de ne oldu,
fethetmeseydik
de bir şey olmazdı” gibi bir ruh dünyasını yaşayanlardır,
dersem abartmış olmam..
Kim ne derse desin,
İstanbul fethedilmiş ve Türk milletine,
İslam dünyasına kazandırılmıştır..
Yine kim ne derse desin,
bunun adı
“Fetih”
olarak konmuştur..
Yine kim ne derse desin,
bu
“Fetih”te,
İslam’ın Peygamberi Hazreti Muhammed’in
(s.a.v.) istikamet göstermesinin ve müjdelerinin deruni coşkusu vardır..
Kim ne derse desin,
Ayasofya da,
o “Feth”in sembolü olarak cami haline çevrilmiş,
asırlarca cami olarak hizmet vermiştir..
Osmanlı Birinci Dünya Savaşında
yenildiğinde bile Ayasofya hala camidir..
1934’e kadar Ayasofya camidir..
Soralım şimdi:
Ayasofya müze haline getirildiği güne kadar
Türkiye’de böyle bir talep seslendirilmiş midir? Bir tek Allah’ın kulu çıkıp,
“Ayasofya müze olsun,
bu uygarlığa hizmet olur,
ya da Batı bizi daha çok sever”
demiş midir?
Şimdi Ayasofya’nın müze yapılmasını
“Dünya mirasına katkı”
gibi sunmak,
hangi aymazlığın ürünüdür?.
Ne yazık ki Ayasofya’nın Batı’ya pey akçesi
gibi sunulması,
Osmanlı’nın yere kapaklandığı zamanda bile
yaşamadığı eziklik duygusunun uzantısıdır..
Türkiye o duygu atmosferine neden geldi,
sorusu,
çok önemli bir muhasebeyi gerekli kılıyor,
bunu not etmemiz lazım..
Halkın bağrında
“Ayasofya
ibadete açılsın” sesinin yankılanması, Fetih ruhunun,
yani yücelik heyecanının bitmediğinin
ve
“Müze
kararı”nın
tarihi yürüyüşte bir sapma olduğu
bilincinin yansımasıdır..
Ben,
Türkiye ve İslam dünyasında olan bitenlere
ilişkin genel yorumda şunu söylüyorum:
“Yaşananlar
Türkiye’nin Türkiye olma,
İslam
dünyasının İslam dünyası olma mücadelesidir.”
Evet,
100 yıl önce yere kapaklandık,
hem Türkiye hem İslam dünyası olarak ve 100
yıldır ayağa kalkarak kendi tarihi yürüyüşümüzü devam ettirmek istiyoruz..
Ayasofya mutlaka açılacaktır..
Türkiye Türkiye olduğunda,
İslam dünyası İslam dünyası olduğunda...
Bu coğrafyanın tarih dışı kalması hükmünü
verenler de,
o boyunduruğun ruhta ve bedende sürmesini
istiyorlar..
İçerde gurkalar oluşturdular..
Ama tarih değişiyor..
Bu boyunduruk düzeni devam edemez..
Bu coğrafyanın ruh dokusu bunu daha uzun
süre kaldırmaz..
Ayasofya er geç mutlaka açılacaktır..
Türkiye için, İstanbul her zaman ‘Büyük
Resimdir’..Hayırlı cumalar..29 MAYIS 2015 CUMA


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder