29.05.2015

İSTANBUL HER ZAMAN ‘BÜYÜK RESİMDİR’!.. FATİH’İN İSTANBULU’U FETHETTGİĞİ YAŞTASIN..



Yelkenler biçilecek,
yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektirilen,
kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek..
Yürü,
hala ne diye oyunda oynaştasın?
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!..
Sen de geçebilirsin yardan,
anadan,
serden....
Senin de destanını okuyalım ezberden...
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...
Elde sensin,
dilde sen,
gönüldesin baştasın...
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!..
Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...
Göster:
Kabaran sular nasıl yıkar bendini?
Küçük görme,
hor görme,
delikanlım kendini..
Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!..
Bu kitaplar Fatih'tir,
Selim'dir,
Süleyman'dır..
Şu mihrap Sinanüddin,
şu minare Sinan'dır..
Haydi artık uyuyan destanını uyandır!..
Bilmem,
neden gündelik işlerle telaştasın
Kızım,
sen de Fatihler doğuracak yaştasın!..
Delikanlım,
işaret aldığın gün atandan,
Yürüyeceksin...
Millet yürüyecek arkandan!.
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan'dan....
Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!..
Bırak,
bozuk saatler yalan yanlış işlesin!.
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!.
Yürü aslanım,
fetih hazırlığı başlasın...
Yürü,
hala ne diye kendinle savaştasın?
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!..
                                                            ***
ÇANAKKALE VE ENDÜLÜSLEŞTİRME GAYRETİ!.
100’üncü yıldönümünde Çanakkale’yi yeniden konuşurken,
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Endülüsleştirme tehlikesi”ne dikkat çekmesini, 
“gerçek bir tehdit karşısında uyarı” olarak mı görmeli,
yoksa kategorik “Batı fobisi” ile ve “medeniyetler çatışması” ile mi izah etmeli? 
Mehmet Doğan’ın bir kitabı var: 
“Türk-Endulusiye” adını taşıyor.. 
“Türk Endülüsleşmesi” demek.. 
Mehmet Doğan da orada  Türkler olarak Endülüs’ün akıbetine uğrama tehlikesine dikkat çekiyor..
                                                            ***
Endülüs’ün akıbeti denen şey,
malumunuz,
700 yıl orada bir İslam medeniyeti olarak ayakta kalmışken,
Hıristiyan dünyasının kök kazıma ameliyesine maruz kalmak anlamına geliyor..
Endülüsleşmek,
asırlar geçmesine rağmen İslam’ın Hıristiyan Batı’dan alınmış bir coğrafyada kalıcı olarak görülmemesi,
hesaplaşma duygusunun Hıristiyan Batı’nın gündeminden çıkmaması ve yeterli güç bulunduğunda ya da oraya yerleşmiş olan Müslümanların zaaf geçirdiği bir ortamda üzerlerine çullanılması ve en küçük bir insani ölçüye dikkat edilmeksizin bize kadar kırılması demek aynı zamanda..
                                                            ***
İSTANBUL MU KONSTANTİNOPOLİS Mİ?
Müslüman Türkler geldi ve Konstantinopolis’i İstanbul yaptı..
İslamlaştırdı..
Bu şehirde yaşayan Hıristiyanlara en geniş özgürlük imkanı tanıdı,
ama şehir sembolik anlamda artık Müslümanlarındı..
Soru şu:
İstanbul’un Müslümanların eline geçmiş olması Hıristiyan dünyasının içine sindi mi ve sonunda kabul gördü mü? 
“Artık bu şehir Müslüman şehridir,
bunu kabul etmek lazım” dendi mi?
Yoksa bir hesaplaşma duygusu,
bir yerlerde saklı durdu mu? 
“Bir gün” diye gelecek hesapları yapıldı mı? Türklerin ayak süreceği,
yere kapaklanacağı zaman gözlendi mi? Sembolik anlamda Ayasofya’nın kubbesine yeniden haç takılacağı arzuları seslendirildi mi?.
Ve bunu bizim bilmemiz,
bizim de içimizde, 
“İstanbul’un İslam’a kazandırılması Batı için bir yürek ukdesidir ve bunun rövanşını almak isteyebilirler..
Uyanık olmamız lazım” 
gibi bir duyarlılık taşımamızı gerektirir mi?
Aslında 100 yıl evvel yaşadıklarımız böyle bir tehlikenin kıyısından döndüğümüzü bize hatırlatıyor.. 
“Çanakkale nedir ki?” sorusu pek ala sorulabilir..
İstanbul’un Fethi’nden sonra Batı’nın gündeminde hep “Şark Meselesi” diye bir kurgunun bulunduğu bilinir..
Batılılaşma seyrimizde bunu “paranoya” gibi değerlendirenler olmuştur..
Bugün de belki 
“Nereden çıktı bu Endülüsleşme?” sorusunu soranlar çıkacaktır..
Hani keşke,
diyorsunuz,
Batı’da artık böyle bir heves olmasa...
Ama ilginçtir,
Batı dünyasında birçok odak “Türkiye’nin Müslümanlığı”nı Batı ile farklar çerçevesinde görmeye devam ediyor..
Bu nüfus büyüklüğünde bir Müslüman toplumun Batı’nın içine girmesini sakıncalı olarak görüp,
AB önünde sedler oluşturan önemli Batı ülkeleri var..
Nasıl okumalı bu yaklaşımı?!.
Biz,
Cumhuriyet döneminde 
“Batılı olma”yı stratejik hedef olarak gördük, ama bakalım Batı da bizi öyle görmeye yanaştı mı?!.
Kanaatimce, Cumhurbaşkanı’nın “Endülüsleştirme riski”ne dikkat çekmesinin,
Batı ile düşmanlaşma olarak okunması gerekmiyor..
Cumhurbaşkanı bu sözleri,
savunma alanında kendimize yeter hale gelmemizi amaçlayan yatırımlardan söz ederken söylüyor..
Yani 
“kem nazarlara kötü hesaplara hedef olmamak için güçlenmemiz lazım” diyor özetle..
Bu bir bakıma 
“Hazır ol cenge ister isen sulhü salah” 
sözünün bir başka ifadesi..
                                                            *** 
Bölgede bir yığın karmaşa yaşanıyor..
Daha önce yazdım,
ben bu yaşananları 
“Türkiye’nin Türkiye olma,
İslam dünyasının İslam dünyası olma mücadelesi” olarak niteliyorum..
Birinci Dünya Savaşı sonrasının yaraları hala sarılmadı..
Bunun sancısını en çok bölgemiz çekiyor.. Türkiye de belki Birinci Savaş sonrası bağımsızlığını kaybetmeyen üç İslam ülkesinden birisi olarak bu sancıyı yaşayanlar arasında.. Coğrafyamız,
sisteminden yönetim kadrolarına,
sınır ilişkilerine,
dış politika tercihlerine kadar her alanda, galiplerce kurgulanmış bir “anormallik” içinde.. Bu yapının dönüşmesi ve normalleşmesi lazım..
İşte onun sancılarını yaşıyoruz ve alt alta üst üste boğuşmalara tanık olunuyor..
Bir anlamda Cumhurbaşkanı,
bu coğrafyada yeni Endülüsler görmek isteyenlere 
“Aklınızdan bile geçirmeyin” diyor,
bölgede yaşananların nereye doğru evrildiğini görmeyip Mehmet Akif’in Kurt ile Eşek hikayesinde olduğu gibi gaflet içinde otlamayı sürdürenleri ise uyarıyor..
Çanakkale,
Endülüsleştirmeye karşı milletimizin yediden yetmişe can pazarına soyunduğu bir büyük kutlu mücadelenin adıdır..
Çanakkale 
“Bu topraklar ebediyyen İslamındır”ın haykırışıdır..
                                                            ***
PEKİ FETHETMESE MİYDİK?!..
İnsan,
Ayasofya’nın açılmasına karşı bir kısım çevrelerdeki dirence bakınca, 
“Acaba bunlar İstanbul’un fethedilmesine de karşı mıdırlar?” 
sorusunu sormadan edemiyor.. 
Öyle ya,
Ayasofya’nın cami oluşu sorun ise Bizans’ın yıkılması,
İstanbul’un fethedilmiş olması çok daha derin bir sorundur..
Çünkü Ayasofya’nın cami oluşu da,
İstanbul’un fethedilmesinin sonucudur..
Burada önemli soru şudur:
Acaba Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılıp müze haline getirilmesi,
Hıristiyan Batı dünyasına yönelik bir jest midir?!.
AYASOFYA MUTLAKA AÇILMALIDIR!..
Yani bir anlamda,
“Tamam İstanbul’u aldık,
ama bakın aradan şu kadar zaman geçtikten sonra Ayasofya gibi bir sembolü cami olmaktan çıkarıyor ve sizin yürek sancınızı bir ölçüde hafifletmeyi amaçlıyoruz”
gibi bir mesaj mıdır?
Acaba
“Biz artık bir kiliseyi cami haline getirmek gibi sembolleştirmeleri önemsemiyoruz” yollu bir tavır mıdır?. 
Şayet Ayasofya’nın müzeleştirilmesinde Batı’ya yönelik böyle bir mesaj varsa,
içeriye,
kendi toplumunuza, 
“İstanbul’un Fethi”ni Türk milletinin tarihi yürüyüş seyri içinde çağ değiştiren bir sıçrama olarak gören insanlara,
belki aynı tarihi anlamı yüreğinde barındıran İslam dünyasına da bir mesajdır..
Peki o nasıl bir mesajdır?
Bu kararla,
yüreğinizde bir Ayasofya sancısı oluşacağı muhakkak..
Biz de rahat değiliz..
Ama,
Batı ile ilişkileri normalleştirme adına bu sancıya tahammül edin,
mesajı mesela..
Ya da,
Biz artık Batılılaşıyoruz,
Ayasofya gibi Batı dünyası ile ilişkilerimizi problemli hale getiren ukdeleri ortadan kaldırmak gerekir..
Osmanlı da geride kaldı,
hilafet gibi müesseseler de..
Herkes bunu içine sindirsin”
mesajı...
Bu iki mesaj arasında bile bir fark olduğu görülüyor..
Birincisinde bir savunma duygusu hakim iken, ikincisi cür’etkar bir tavrı sergiliyor..
Bu ikinci tavrın içinde Ayasofya’nın Batılılaşma adına “pey akçesi” gibi sunulma nobranlığı var.. 
Bugün, 
“Ayasofya’nın açılması” taleplerine karşı Batı’nın silahşörlüğüne soyunanlar,
aslında zamirlerinde 
“İstanbul’u fethettik de ne oldu,
fethetmeseydik de bir şey olmazdı” gibi bir ruh dünyasını yaşayanlardır,
dersem abartmış olmam..
Kim ne derse desin,
İstanbul fethedilmiş ve Türk milletine,
İslam dünyasına kazandırılmıştır.. 
Yine kim ne derse desin,
bunun adı 
“Fetih” 
olarak konmuştur..
Yine kim ne derse desin,
bu 
“Fetih”te,
İslam’ın Peygamberi Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) istikamet göstermesinin ve müjdelerinin deruni coşkusu vardır..
Kim ne derse desin,
Ayasofya da,
o “Feth”in sembolü olarak cami haline çevrilmiş,
asırlarca cami olarak hizmet vermiştir..
Osmanlı Birinci Dünya Savaşında yenildiğinde bile Ayasofya hala camidir..
1934’e kadar Ayasofya camidir..
Soralım şimdi:
Ayasofya müze haline getirildiği güne kadar Türkiye’de böyle bir talep seslendirilmiş midir? Bir tek Allah’ın kulu çıkıp,
“Ayasofya müze olsun,
bu uygarlığa hizmet olur,
ya da Batı bizi daha çok sever”
demiş midir?
Şimdi Ayasofya’nın müze yapılmasını
“Dünya mirasına katkı”
gibi sunmak,
hangi aymazlığın ürünüdür?.
Ne yazık ki Ayasofya’nın Batı’ya pey akçesi gibi sunulması,
Osmanlı’nın yere kapaklandığı zamanda bile yaşamadığı eziklik duygusunun uzantısıdır..
Türkiye o duygu atmosferine neden geldi, sorusu,
çok önemli bir muhasebeyi gerekli kılıyor,
bunu not etmemiz lazım..
Halkın bağrında 
“Ayasofya ibadete açılsın” sesinin yankılanması, Fetih ruhunun,
yani yücelik heyecanının bitmediğinin ve 
“Müze kararı”nın
tarihi yürüyüşte bir sapma olduğu bilincinin yansımasıdır..
Ben,
Türkiye ve İslam dünyasında olan bitenlere ilişkin genel yorumda şunu söylüyorum:
“Yaşananlar Türkiye’nin Türkiye olma,
İslam dünyasının İslam dünyası olma mücadelesidir.”    
Evet,
100 yıl önce yere kapaklandık,
hem Türkiye hem İslam dünyası olarak ve 100 yıldır ayağa kalkarak kendi tarihi yürüyüşümüzü devam ettirmek istiyoruz..
Ayasofya mutlaka açılacaktır..
Türkiye Türkiye olduğunda,
İslam dünyası İslam dünyası olduğunda...
Bu coğrafyanın tarih dışı kalması hükmünü verenler de,
o boyunduruğun ruhta ve bedende sürmesini istiyorlar..
İçerde gurkalar oluşturdular..
Ama tarih değişiyor..
Bu boyunduruk düzeni devam edemez..
Bu coğrafyanın ruh dokusu bunu daha uzun süre kaldırmaz..
Ayasofya er geç mutlaka açılacaktır..
Türkiye için, İstanbul her zaman ‘Büyük Resimdir’..Hayırlı cumalar..29 MAYIS 2015 CUMA

Hiç yorum yok:

Blog Arşivi

Etiketler