Değerlerin üretilmiş olanına kültür denir. Değerler, evrensel/küresel düzeyde algılanabilir, daha soyut ve genel niteliklidir. Kültür, göreceli olarak yereldir ve belirli şartlar altında oluşup gelişir. Bu yüzden kültürler birbirinden farklılık gösterir. Aynı yörenin kültüründe ise bir doku benzeşmesi mutlaka vardır. Havadır, sudur, toprak ve güneştir o dokuyu besleyen..Bu vatan hepimizin..28 Şubat’ın yıldönümü olan şu günlerde; ülkenin (bu konjonktürde) kimler tarafından ve ne için kurtarılmak istendiği hakkında nasıl bir fikir edinebiliyoruz? Kurtarmak? Kimden, neyi?..Yoksa bu bir talan etme miydi? Kurgulanmış irtica tehdidi arkasında ülkenin ekonomik varlığının talan edilmesi miydi mesela?… Bu nasıl bir kültür yozlaşmasıdır?!. 28 Şubat döneminde olanların yeterince yazılıp konuşulduğunu ve bilindiğini varsayarak, burada tekrar anlatmak istemiyorum. Yalnızca, bir karşılaştırma yapmak ve yeniden düşünmeye çağırmaktır amacımız..Yani gerekirse bu konuyu da bin yıl yazarak hem de..
***
Bir yüzsüz oyun “Kara günler”, bu ülkenin, bu milletin yabancısı olduğu bir durum değildir. İstiklâl Harbi’nde yaşanılan kara günler ile 28 Şubat’ın getirdiği kara günler arasında fark var. Hem de nitelik farkı. Birinde Yabancı/düşman işgali, diğerinde yabancının da emellerine âlet olmuş bir zihniyet ve kindarlığın sergilediği yüzsüz bir oyun..Öncekinde vatanın ve dünyanın içinde bulunduğu şartlar belli, onunla mücadele yolu ve yöntemi de buna uygun. Ne yapacaksan yaparsın. Hem de “başı başa vere vere”, dayanışma ve danışma yoluyla ulaşırsın kurtuluşa. Vatanın sırrını “yad ellere” açmadan… Seni düşman bilenlerle gerektiğinde can pahasına savaşarak…Uluslararası emperyalist irade ama bu sonraki öyle değil. Burada hem ulusal hem de uluslararası, hatta emperyalist bir müdahale söz konusudur. Türkiye’de 1996’da Prof. Necmettin Erbakan’ın başkanlığında kurulan Refah-Yol hükümeti içerideki bazı muhalif ve tertipçi çevrelerden çok, kökleri muhtelif merkezlerde olan uluslararası emperyalist irade tarafından sakıncalı bulunmuştur. İçeride ülke kaynaklarının etkin kullanımı, ekonomik ve mali tedbirler…Uluslararası düzeyde sömürü yerine eşit şartlarda işbirliği öngören, sekiz gelişmekte olan ülkeyle D-8 adı altında geliştirilen proje... Ayrıca, İslam ülkeleri arasında ekonomik, ticarî, siyasî ve askerî işbirliğinin oluşturulmasına yönelik söylemler… İşte bütün bunlar Erbakan’ın başbakanlığını uluslararası sistemin patronları açısından sakıncalı kılıyordu..Uygulamada yerel figürlerin kullanılması doğaldır. Bunlar ülkenin o anki cumhurbaşkanı da olabilir, parlamento üyeleri ya da çeşitli devlet kurumlarının temsilcileri de. Nitekim de öyle olmuştur..Yalnız, meselenin bir diğer boyutu var. Devrin hükümetinin devrilmesini, bunun bir askerî darbe yoluyla da olsa gerçekleşmesini isteyenlerin bir kısmı bunun Türkiye’nin yararına olacağına inandığı için böyle bir ideolojik ve siyasî tercihte bulunurken; bazıları da bu fırsat ortamında kişisel düzeyde dünyalık menfaat elde etmek amacıyla parlamentoda saf değiştirmiştir. Çünkü birindeki düşman, haza düşmandır, ötekinde kendi içimizden birileridir..Hem de ne birileri!.. Ama her halükârda ülkenin beşerî ve maddî kaynaklarının tırpanlanmasıyla sonuçlanmıştır bu müdahale. Türkiye’nin yaşadığı 2001 krizinde kimlerin hangi menfaatleri elde ettiği, ülkenin ekonomik ve insanî bakımdan neler kaybettiği konusu çok iyi düşünülmelidir..O dönemde Başbakana yönelik küfürlü sözleriyle gündeme gelen bir saygısız ve edep yoksunu general bile askerin irtica ile meşgul olurken birilerinin “malı götürdüğünü” söyleyebilmektedir. İrtica haberlerinin ise aslında birer kurmaca olduğu anlaşılmıştır. Bugün bazı gazeteciler de (mesela Can Ataklı) 28 Şubat sürecinde özellikle büyük gazete ve televizyonların bu konuda yaptığı haberlerin yüzde doksanının yalan olduğunu söylemektedir. Belki de bu haberlerin yapımında, gazeteci Mehmet Ali Birand’ın bir anlamda itiraf olarak dile getirdiği husus etkili olmuştur. Şöyle demişti Birand : “Bizim için, öncelik demokrasi veya parlamento değildi. Bizler böyle yetiştirildik. Genlerimize, belki de farkına varmadan darbecilik işlendi. Komutanların üstünlüğünü sorgusuz kabul ederdik”..Kendileri aydınlanmamış “Aydınlar” bunlar. Değer üretiminden yoksun…Yarı yolda kalanlar yani.. 12 MART 2012 PAZARTESİ

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder